kanat vurması
göğü kırarmış, kırsın, kış değil
dokunurmuş gibi soluğunla yanaştığında
bir köşede dursun
sakallarının arasından çekip aldığım
serçe yuvaları
usulca bıraktığım bir sabah gibi
gülüşünden tutsun
taşısın göğe
göğü kırarmış, kırsın.
sevgilim, çalsın pikaptan iğnesini
önce sancının, sonra şarkının
bittiği nokta gibi diş diş dudaklarımda
söylediği bir şey var
söylediği bir şey
eğilip de iri tırnaklarından ayıkladığım
yanaklarıma sürdüğüm al gibi
ayıklarmış, neden susuyoruz?
kumru değiliz
usanç profan değilse, utanç hiç değil
neden utanıyoruz?
göğü kırarmış, kırsın, kış değil.
güzelim eğirdiğim dazlak ellerinden
göz kıvrımına
güzelim uzun göğsünden tırmanan sazlı bahçeden
ayak ucuna
ve saçlarımın yüzüne düşürdüğü gölgede
büyüyorum ansızın
ansızın ellerimden tutup kaçırıyorsun beni
kentler tanıyoruz rayların altında,
gitgide bölünen ve bölündükçe hırpalayan rayların altında
göğü yırtıyormuş, yırtsın
bastığımız yer incinmiyorsa gök incinsin
herkes görsün
ve herkes bilsin özgürüz ikimiz de
göğü kırarmış, kırsın, dert değil.
evde yalnız yaşamak
müzik dinlerken çok enstrümanı tercih edersiniz mesela, ne kadar farklı ses olursa o kadar iyidir. bu yalnızlığın karşısına dizdiğimiz nota askerlerimizdir bizim. kiminin eğri bacakları vardır ve asla hiçbirisi aynı yöne gitmez. etrafımızdaki her şeye saldıran duyargalarımızın yalnızlaşmaktan korktuğunu bu kadar tahmin edemezdik doğrusu.
uyanıyorum, çıt çıkmıyor… uyanmak savaş ertesi gibi derin bir sessizliği buyur ediyor. bir bebek gibi yüzümü avuçlarımın arasına saklayarak, kendimi banyoya taşıyorum. burayı sevmesem de, bordürlerin arasından raksıma eşlik edecek idoller çıkacakmış gibi geliyor her an, çıt çıkmıyor. infaz edileceğim, çıt çıkmıyor. kendime güzel ve temiz elbiseler ayırıyorum, başka kimsenin kokusu sinmiyor üstüme… elim, kolum yara içinde kalmıyor. ayna ile anlaşıyorum güzelliğimi sakınmıyor, düzensiz dalgalı saçlarımın arasından harfler takılıyor parmaklarıma; doymuşum. çıt çıkmıyor.
sofra kurulmuyor, bardaklar kırılmıyor, çoğalıyor ve tek bir ize sahip. köprü ile küreği karıştırıyorum, iğdiş edilmiş bir kabiliyet gibi sevecenliğim duvarlara, tavana ve tabana pay ediliyor. dünü bugüne belliyor, ev çürüyor, çıt çıkmıyor.
akşam, griliğinden koparak lacivert bir şal gibi boynuma dolanıyor. portmantoda sadece bir ayakkabı, bir mont. bir de anahtar var. gel ya da git diyor; parmaklarımı bir makas gibi kullanarak düşünceyi kesiyorum… kaderin bize biçtiğine bildirimizdir; bıraktığımız gibi bulmak istemeyişimiz. bıraktığım gibi bulmak istemiyorum. baş kaldırıları, okumadığım pek çok kitapla beraber rafa yakıştırarak mısır patlatıyor, bir film açıyorum ve gülümsüyorum; elektrikler gidiyor, çıt çıkmıyor.
Meryem
Sevgili Meryem’e
Her ölüm erken ölümdür*: iri, kahverengi gözlerini yere düşürerek, sol eliyle dudaklarını yolan ve etrafındakilere nefretle, evine boşluk dolu bakan şu kız, kendi çemberinde gerçekleşen bu ölümün açtığı kapıdan gelen soğuk yüzünden delice üşüyor. Tozla kaplanmış bileklerinden yuttuğu bir tane daha anı için her şeyi feda edebileceğine inanmış durumda.
Özlüyor, şüphesiz. Biliyor çünkü bu her zamanki yolculuklardan biri değil. Göç eden sevdiği ile arasındaki bağ, şu koluna büyük gelen babasının saati; çelik ve buz gibi… Durmuş bir saat, o artçı vakti hatırlatmakla yükümlü. Onlarca insanın akın ettiği bir evde, sağa, sola ve defalarca aynı yönlere gidip gelerek birilerini dinliyor. O birileri, kızın neyi aradığını bilmiyor. Sadece babasını aradığını düşünüyorlar. Oysa pişmanlığı, suçluluğu, hayalleri ve elbette sıcak yüzünü arıyor. O birileri, sadece babasını kaybettiğini düşünüyorlar. Oysa şaşkınlığını ve inancını kaybetmişti. Bundan sonra, hiçbir şey aynı olmayacak. Ebeveynin ölümü, olgunluğa atılan önemli bir adım olsa da; kişiyi inanılmayacak derecede sert bir inat bulvarına çarpan kabullenemeyiş durağıdır… Herkesi sabit fikir çatısı altında birleştiren özel durumlardan bir tanesi… İnançlarının sarsılmaya başladığı an, ardı ardına savrulan dini kasırgaların bastırdığı an… Evet, çok güzel. Bir şeyler diliyor insanlar ve avuntu cümlelerini ceplerine doldurarak, elleriyle avuçlarınızı sıkıyorlar. Bakışları, dili ve elleri aynı şeyi söyleyemeyen bu insanlar; bir süre önce hayret ve acı dolu kısa cümleler sarf ederken, yine çok kısa bir süre sonra gülümsemeye başlarlar. Hatta öyle ki, kahkaha atmamak için kendilerini sıkarlar. Bu yüzden abdestleri kaçar. Ve bu yüzden ölü evindeki hiç kimse gerçek bir taziyeci değildir. Onlar sadece, insanlığa kafayı takmış kafası karışıklardandırlar. İnsanlığı ezberlenen ve belli başlı vazifelerle taklit edilebilecek ya da oynanabilecek bir şey zannederler. Bu, onların hatası değil. Bu, her şeyi bir kurallar dizgesine sürerek önümüze bırakan bir açıkgözün mirasından başka bir şey değil. Ona âlim derler, peygamber derler, hekim derler, evliya veya kâhin derler. İşlerine ne gelirse, onu derler. Ve inanmak zorunda olduklarını düşünerek içlerindeki esas kimliği sükûn ederler. Çünkü insan, yaşamadığı bir acıyı tanımayı beceremez. Tanıyamadığı için de onu hissetmek için yeterince güçlü bir sözcü olmayı başaramaz.
Cenaze evi, bu ve benzeri birçok adetle, hayatı ve insanları daha yakından tanımaya başladığınız yerdir bu yüzden. Buraya akın eden insanların en önemli işlevi, sizin acınız dışında ilginizi çekecek enteresan gerçeklerle çevrelenerek kapıdan içeri girmiş olması ve gözlerinize takılmasıdır. Hâlâ hayret edeceğiniz fakat artık dilediğinizi söylemeye gereken cesareti topladığınız bu yerde; hiçbir yanlıştan yükümlü olmayacaksınız. Ne de olsa, birileri sizi ayıplamak için lazım gelen esas kimliğini çok, çok gerilerde bırakmış olacak. Belki de öyle değil? Belki de, susmak ya da susturulmak zorundasınızdır. İşte o zaman, aşağı yukarı bir hafta sonra çalan kapının ardındaki kişiyi hiç umursamayan ve hiç acımadan kapıdan içeri girmelerine izin vermeyen birisi olabilirsiniz. Daha doğrusu kime kapıyı açıp açmayacağınızı öğrenebilirsiniz. Şık. Çok şık…
Koluna büyük gelen saati, nemli gözlerinden korumaya çalışan şu kız; kumral saçlarını ak gövdeme dolayarak ve beni saygıyla, sabırla dinleyerek ellerimdeki sihre inanmama sebep oluyor. Ona dokunuyorum; O susuyor, gözlerine sürme gibi çektiği yaşını siliyorum ellerimle. “Meryem” diyorum. - Ölüler, arkalarında suçluluk duygusuna boğulmuş insanlar bırakırlar:- Onlarla gömülmek istemezsin fakat onlarla görünürsün; bu anımsayış bir yas biçimi değil, yaş biçimidir. Islak olmayan, kabul edilmeyen ve bir gün uslanarak şahlandığı yere geri dönen…
- “Bu saati yaptıralım.” “Ben ne yas, ne yaş istemiyorum, bu saati yaptıralım ve durmasın bir daha.”
- “Elbette.” Nesneler, durmaya müsaittir, zamansa mümkün değil. Zamanın kaygısız hızı küstahça bir cevaptır bize. Biz, onu geçmeye ya da ona yetişmeye çalışırız. O ise tek bir nesnenin aldatıcılığıyla bile bizi alt edebilir.
Ellerimi avuçlarına alarak yüzümü öpüyor. Gözlerinde umutsuzluk çağı… Devrilmiş bir inciri sırtına alarak toprak olmaya çalışan sancısını seziyorum aradan… Onu, sırtından çekip almak için ellerimin yeterince uzun olmadığını bilmeme rağmen bundan korkmuyorum. Yakından tanıdığım bu sızıyı yok edemeyeceğimden de son derece eminim zira. Bu durumda birilerinin bize ne söylediğinin hiçbir önemi yok. İnsanlar yaşamın cilvesine ölerek ve geride onlar için ağlayacak, yazacak, yaşayacak insanlar bırakarak rest çekiyorlar. Ölünün elleri yoktur bunun için, kalanın elleriyle yazarlar. İncecik ve dipdiri…
*Cemal Süreya
banyo :
evin en sulak yeridir. kişisel temizlik ve yıkanma ihtiyacı için kullanılır. fakat eğer bu duru sular, en sevdiğiniz insanın kanıyla dolmuşsa; ömrünüzün geri kalanında girdiğiniz bu banyo, sizi arındırmak konusunda yeterli gelmeyecektir…
ben babamı, banyo denilen yerde kaybettim. kimilerine göre çok ilginç, vahşi bir ölümdü. kimilerine göre sessizliği taşıdı kuraklar boyu… tüm ciğerini kustuğu banyo taşları, onun içinden çıkartıp teslim ettiği savaşları nasıl böyle çabucak kabul edebildi diye kızmıştım aylarca. sisteme sövdüm, sigaraya sövdüm, evde olamayışıma, bizleri köle edip, aynılaştıran özel sektöre kızdım. anneme kızdım, yangına kızdım, ağrıya ve eve… ama en çok banyoya kızdım. onu içine bu denli uzun hapsettiği ve direnme şansı vermediği için…
bu sebeple ki, olağanda temizlenme ihtiyaçlarının görüldüğü bir yer olan banyo: artık suyun da aksettirdiği aynalarla dolu bir yüzleşme mekânına dönüverdi… eminim pek çoğumuzda, burada olabilecek kötü anılarımız olmasa da var bu, suya gözyaşlarımızı bırakarak bize acı veren şeylerle hesaplaşma maratonu.
kuzgun dansı V
Bayım,
Bir savaşı başlatıyorsunuz sisin karnını yarıp ama yanarak yaralanmak ne adice… İsi kokluyorsunuz ve yalnızca duyularınızdan ciğerlerinize inen bir gafletle yalnızlaşıyorsunuz. (ben hakikaten yarılıyorum böyle durumlarda)
Biliyorum, kılıcım bir kekik kadar incitebilir ancak. Bu an; ben yalnızca sabrımı bileyerek kadehimden doğuyorum. Siz sinsice yalıyorsunuz bana sunulan havayı, iyileşiyorsunuz da doğrusu, gördüm. Yalnız, sormanızı isterdim: “etik ve eteği kılçığından ayrılacak bir balık olarak görmüyoruz, hayır, sen daha içine çekilmek için ne kadar bekleyeceksin?”
Hayır bayım, ben bir deniz değildim. Bu yüzden bıraktıkları şeylerin ölümü. Dile getirmek dize getirmek kadar kolay olsaydı keşke… Ve özgürlük denilen şeyin sırf kan kardeşliği ile destekleneceğini düşünmeseler; çaba ve arzu kalabalığa yakışmaz hiçbir zaman. Katil ve kurbanını iyi bilirsiniz; zaman zaman farkına bile varamaz bir cani, yaptığı iyiliğin; koyduğu gönlün, saçaklandığı bağın. Elindeki sarmaşık dikeni değil, hayır, boynundaki gemici düğümü değil. Kaçarken de tutuklanırken de sandığı şey değildir asla! İşte böyle canım, ben bu ilişkiden mahrum, sentetik bir tekillikle sığınıyorum kendi çemberime. Bu sokakların griliği, yalnızca benim taş kesilmemden kaynaklı ve biliyorum ki her eteğini sıyıran burjuva kaltağı, her değneğini altın kaplatan şehir ağası kölesine bir yatak verecektir mutlaka. Bizi ilgilendiren, bu aldıklarımızı ne amaçla kullandığımızdan ziyade -karşı koymaya ne kadar sabredebileceğimiz düşüncesi karşısında- gereksizliğe erişebilmek. İşte o zaman halkalardan kurtulmuş olacağız. Bakmayın dediklerime yine de, ben hâlâ sabır aşamasında takılı kalmış saçma bi ürünüm, fişim takılmadan yaptıklarımın bir önemi olmadığı gibi, tercihlerim dışında sürdüğüm yaşamın –hayatta kalmak adına yapılan en saçma şey olduğu düşüncesinin de- sağlam bir baltaya ihtiyacı var.
Çünkü tüm oluşlardan arınarak, olmayışlara kulaç atıyoruz. Bunu ne için yapıyoruz? (Bu arada, öptüm kibirinizden)
Neyse, bunun zamanda yolculuk uğruna harcanan en boktan enerji olduğunu söyleyebilirim. Emilmeye ihtiyacı var zihnimizin, dişil ve eril alanlardan sıyrılarak.
Hem, buz dudaklarıma yapışabileceğim sahici bir aynada erimek ne kolay iş!
Bunu toprağa yakın gerçekleştirmek ne dahice!
Aptal olduğumu düşünsem, tuzak olduğuna inanabilirdim. Ama sadece şapşalım biliyorsunuz, sürekli mahmur, süreksiz koku oyuntusu; kendinden başkasına tahammül edemeyen… Yine de çok merak ediyorum, gölgeliğinizden bir an sıyrılacağınızı bilsem size ne tür bir ihanette bulunabilirdim?
Kendime ayrıcalık tanımadığımdan bu karşı duruşum, öz karşıtlık ve özgüven problemi katiyen aynı şey değil. Nedense insanın kendine nefreti, kendinden başlayan bir tür çatışması, daima delilikle itham edildi bunca zaman… Oysa delil ve deliye kimse sormadı?
Yine de ezberlemiyoruz, süreci hızlandırmıyoruz ya, bu iyi bir şey. Üstelik böyle olunca, benden tamamen çıkıyor bu cazgır, septik uçuk… Ve anahtara dokunmadığım sürece, onun kapıda durduğundan emin olmuyorum. Oysa kanıt istemek ne kolay…
Bunca zaman görmediğini reddeden insanoğlu bu naif ihanetimden haberdar olsa, nasıl bir duygusal recme kucak açardım kim bilir?
Ahh… Velhasıl kelam, bir inciri nar yapmak gibi bir şey sizin bana yaptığınız!
Geciken öfkenizden öpüyorum
H-içle…
med cebir
bak med zamanları bu yokluyor
balıkçıl ağında bir ilmek
ve doğuyor serenad gibi taşların
inmeyi öğreniyorsun
bir düne
oysa dün yargıdır aksine
ve göğe yağan yağmura yakışır ıslah edilecek sevin
masandaki nottan aydınlanma çağı kadınlarına
irice ve kaçık bir şemsiye
bana içindeki sabahtan bin rustik oda
ve ömür, yarın…
elbette yansıyarak melbourne’a
sadece kristal bir bardak bourbonun da vardır
ellerini bir arada tutmak için o da
hastalıklı olmayı öğür diye uygur lemuria’yı ıslatmasa da
mavi üşüme diye
irice siyah gözlerim sana sayrılıktan sıyrılmış bir aşk
bir söz
iki de çehre sunuyor
gerekirse diye bu
sırtımdaki yüzünden bir yeniben
8 sonsuz değil unutkandır
* günceler
8 rakamını çok seviyorum ama önce başka bir şeyden bahsedeceğim. Bunun içinde, beni sonsuz bir problemin kenarlarında sivri sıra çeviren ve aksileştiren şekerlemeler var. Bu yüzden beni sevmeniz yeterli değil, ısrarcısınız, kaşımaktan aşınmış olan her şeyi saymak için ellerimi kullanıyorsunuz. Ellerim size üç gün patika değil oysa. Bugün benim karar günüm… İçime hiç sinmeyen şeylerle yaşamak zorundalığıma karşı çıkmak için harekete geçtim ve belki de hâlâ biraz çekimserim fakat mühim değil. Kaybettim.
Kaybettiğim hiçbir şeyi yeniden kazanamam, sadece bir yıkıntının üzerine yeni şeyler inşa ederek onun güzel ya da kalıcı olmasını ümit edebilirim farkındayım… Ama bunu isteyip istemediğimden de emin değilim. Çünkü hayatımda var kılmaya çalıştığım her şey için savaş verdim ve hiçbir şey için çizgilerimi kapatma gereksinimi duymadım…
Bu duymadığım birçok şey arasından sadece uzun kolları ve kafası olan bir geceydi. Gece beni toprağa doğru iterek doğurdu. Bu bebeklerin vücudunu saran kan ve toprak bu yüzden birdi. Rengi, dokusu ve akışı farklı olsa da hemen hemen aynısı. Yeni bir şeyler öğrenmek ya da yeni özelliklerle bir dünya vatandaşı sayılmak sırf bu yüzden o kadar da güzel sayılmasa gerek.
Sırtımdan gövdeme erişen sanı haliçlerinde en çok saçlarım bir mangrovun kökleri kadar kahverengi değil miydi hem. Güzel neydi? Güzel bizi güvenebilmek adına ehlileştiren bir benzetmeden başka ne olabilir diye yüzümü içindeki kıvılcıma doğru birkaç kez dağladım. Yanılmasaydım önceki sonsuzluğu mitolojik bir çeşmeden kırarak yol etmezdim kucağımdaki darbeye… Darbe başarılı devrime sus payı olsun şimdi ve kazanılmış geri adıma pullu bir şans nalı, alaka dağlarından seken dramatik mahlasa yakışan…
Belki bunu da yalnız sekiz kez yineleyebilirdim. Var olmak adına yalnızca sekiz kez taşlayabilirdim ellerimi ve bembeyaz olurdum üstelik ama yine de bir renk açamazdım. Burada, tamburada bir şeyler yapmak zorunda olmak ve bize hiçbir şey için kesinlik vaad etmeyen hayat adına kendimize unvanlar satın almak kadar sıkıcısı olamaz.–ki satın almak diyorsam ödediğimiz çekler hep beyin hücrelerimiz ve dinginliğimizdi. Geriye kalan öfke, hırs ve aptallıktı çünkü.
Bu yüzden geride kalan ve geriye kalanlarla bir başlangıç yapılamıyor işte. Ve bu yüzden. 8 rakamını seviyorum çünkü o aslında sonsuz değil, sadece unutkan.
Bir Fincan Katı Blues ve Bir Tutam Taş
Tek kelime ile “sefildim”. Gidecek hiçbir yerim yoktu ve yine her zamanki gibi migren ağrısı çekerken bir sigara daha içsem derdine düşüyordum. Bunlar en sıkıntılı kısmı da değil üstelik. Tozun içinde uyuma gayretim, paranoyalarımı güçlendiriyordu ve belki de boğazımdaki toz ve tüy demeti de aslında tamamen bu durumla alakalıydı. İnsan biraz takıntılı olunca hangisi olduğundan emin olamıyor doğrusu. Tamam, tamam fazla takıntılıyım.
Birkaç kez dönüp durdum, sonra inanılmaz ağrımı yakarak kendimi uykuya verdim…
Sabah ezanına karşı uyandım, mükemmel bir titremeyle. Hemen karşımda Aziz Pavlus’un yağlıboya tablosu vardı. Tamamen karanlığa gömülmüş sancılı Pavlus’un oradan kurtulmak için hâlâ bir şansı vardı, hâlâ bir gökyüzüne sahipti. Aslında bazı kültürlerde siyah dumanın, iblisleri işaret ettiği söylenmekte olduğundan, diğer yandan olağanüstü bir direnişi ya da yenilişi anlatıyor da olabilirdi tablo. Karanlığa sırtını dönmüş ve son kalp atışını kendisi için vaat edilen ışığa saklayan Pavlus, belki de bunların çok daha ötesinde bir şey düşünüyordu. Çizgilerle dolu, parçalanmış yüzü ve omuzlarından gövdesine uzanan kan yansıması, diz kapakları ve parmak uçlarındaki birikme onu oyalamıyor, arındırmıyor, yok etmiyordu da. Ar yerlerini kapatan örme hasır etekliği ile Pavlus’un, yoğun kaslarının arasından yaşlı gövdesine erişen ve bir canavarı andıran sivri parmakları, kendi kendini yaraladığı anlamına da geliyordu ayrıca. Yaslandığı kaya, kayaların arasındaki kafatası ve onunla bakışmasının resmedilmesi, Pavlus’un insanlık için çektiği acı, öldürdükleri tarafından cezalandırılışına işaret ediyordu.
Derken bak aklıma ne geldi; biz insanlar ne zaman karanlığı ve karanlığın içinde kendimizi görsek, daima cenin pozisyonuna girer ve bekleyişe gireriz. Bunu beyin hatlarımızla dahi yaparız hatta. Dâhice değil kesinlikle, düşünmeye ara vermek de değildir bu. Korkumuzu stilize eden bir inatla savaşabildiğimizi sanırken esasen karanlığa teslimiyeti gerçekleştirmiş (henüz) kişiler de olabilirdik. Neyse, Pavlus ile bir süre oyalandıktan sonra duvarın hemen dibindeki masada 2 tane manken başı dikkatimi çekti. Birinin boynu oldukça uzun bir şekilde, hatta kalın bir boru halinde idi ve biraz da şair Menandros’u andırıyordu. Rengi ise griydi. Diğeri ise devetüyü-vizon renklerinde, insan teninin standart esmerliğindeydi ya da. Birinin çatık kaşları ve diğerinin çıkık gözleri ile bakışlarının yönü ve yönlendirdiği şeyi bilmek pek güç değildi. Bu durumda birisi düşünür olmalıydı, diğeri güzelliklerden zevk alan bir sanatçı. Çünkü o tebessümü ve kör oluşu çok iyi tanıyorum… Bu son vermeye çok yatkın olup, daimi başlangıçlara gebe kalmak ve kendi yarattığını öldürerek büyütmek gibi bir şeydir çünkü. Hemen aralarında Anadolu etnik giysileri içinde kollarını açmış- yöresel bir işi gerçekleştiren kadın manken vardı. Eğlenceli yüzü ve kırık parmakları beni ürkütüyordu. Belki de, kırık parmaklar beni hep endişelendirdiği için bu yargım, onu başta yaratılış amacından ayrı bir yere koyuyordu. Hayır, ayaklarını uzatmış ve birbiri üzerine atmış olması başka bir şeyi işaret ediyor olmalıydı. Henüz uyandığım için yattığım yerden doğru anlamlandıramamış olabilirim. Zira ona tekrar baktığımda yün eğirdiğini ya da un elediğini düşünmeye başlamıştım. Kaldı ki, yün eğirmesi daha mantıklıydı. Böylece kırık parmaklar korkuma olumlayıcı bir hale geliyordu görüntü ne de olsa… Masanın üzerindeki nargile ise sigara içme isteğimi arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu ve hala baş ağrımda düzelme söz konusu değildi. Yine de bir tane yaktım… Ve eskizlere göz gezdirmek istedim. Sonradan neden bilmem, bundan da vazgeçtim ve yerime oturdum. Hemen sağımda mavi bir minibüsten hoparlör vardı. Acaba gittiğimiz her yere sesleri götürebilir miyiz diye düşündüm, ne olursa olsun ve hangi gürültünün yaratıcıları olursak olalım bizi hala istediğimiz o dinginliğe eriştirecek kestirme bir yol olabilir miydi? Vazgeçtim. John Lee Hooker dinledim. Kalktım ve ısıtıcıyı çalıştırdım… Mayıs ayında böyle bir şeye ihtiyaç duymak üzücü ama ne yapalım. Biraz sonra çayı demler ve ısınmak için farklı yollar denerim ya da yürüyüşe çıkar ve “gerçekten” üşüdükten sonra içerideki şehirler üzerinde olası bir hâkimiyet kurabilirim.
Tüm bu olan biten, iki şey üzerinde düşünmeye itiyor biraz da beni. Birincisi nasıl bir insan olduğum? Daima kendini alıkoyarak yaşamak ve soğukkanlı olmak, bazen duygularımızı zor anlardan kurtarmak için faydalıdır ama öte yandan kalan tüm bu zaman krallığında hayatımızı çöplüğe çeviren “bir çöpten” başkası değildir. Biliyorsun, ne de olsa bir tanesi yetiyor ona, aitliği sebebiyle sıfat verdikten sonra. İkincisi, sefilim işte, sefil, sef, s…
karanfil yoklaması
Paravanları yıkınca insanlar, soyluluk ve soygunu karıştırdılar. Böylece iki çıplaklık bir duyguya suç oldu.
O vakitler ben de omuriliğinde açan bir kızıl karanfildim, kokumu acınla bastırdılar… Kendime ince ve uzun bir koza armağan ederek saçlarının arasında dolaştım; kentleri yağmalayabiliyorlardı ve ben burada sabrının müttefikiydim. Ellerimdeki urganı, sesimdeki kancayı ensemi yakan güneşe saldım.
Yalnızdık.
Ve perşembeydi sevgilim, onu cuma kıldık.
Onu ayın boşluğuna sıkıştırarak gölgeleri eşitledik.
Kollarımdaki kumral merhameti keserlerse upuzun olur, iterim sandılar göğüs kafesime kaynayan varlığını.
Onlar tekilleşebilmenin yolunun -bir fizyonomiyi; uzun, devrik kanatları olan akbabalarla aynı bölmeye bırakıp ertesi yoklamayı beklemekten geçtiğini düşünüyorlardı.
Ben, hepçil hayvanların tüylü kuyruklarından çıkartılan bir kupleyi, yargılarını gıdıklamak için kullanacaktım.
Parmaklarımdaki çarmıhları yakarak iki bütünlemeyi, bir iç yükselmeyi karalayarak yüzüme.
Çünkü
Senden geriye kalabalık bir ordu,
kendinden kopmaya hazır bir kızıl karanfilim,
bir büyüyen küskün göz, sağ yanında uyuduğum için,
bir muhkem kroşe bu utanç yoklamasını eşitlemek için.
Ve yine de en çok, bir kızıl karanfildim omuriliğinde açan…
poetik yanılgı; ikrah edilen sevi
Güneşi kızdırabilecek bir pulun sadece oradaki zarif koylara bırakılan zarflara özgü olmadığını düşünüyordum. Tek bir iyimserlikle, öfkeyi kucaklamak için kıstığım gözlerimi ovuşturarak döktüğüm topraklarda bana eş değer bir yanılgı…
Ve ben de bir yanılgıydım aslında. Sizin sardığınız avuçlarınızda kundağım, ufacık bir kıvılcıma aldanabilecekse de bir tırnak darbesiyle çizilebilecekse de, üzerine yazılabileceklerden olsun diye… Bir yanılgıydım… Sizlere bir son verebilirim diyordum, bu bir iç savaş ve ben bir iç deniz değilim. İsterseniz beni yüzümdeki ayrık otlardan kazıyabilirsiniz ya da def olmak ve defnolmanın aynılığına rest çekip, akıllıca davranabilirsiniz.
Böyle dediğim zamanlarda, bazıları karamsarlığı bırakıp bundan bir yol edinirler, bazıları da oval tapalardan bir çukurda göğü tırmalayarak kendilerine derin koşu alanları inşa ederler. Sadece kazanmak için hayatı, bir yanılgının, birkaç hatanın, binbir yenilginin sırtına dayanmak belki yeterince alımlı değildir; buralarda sözlü münakaşanın kırdığı menekşeler boyumuzca uzayan yazılı bir patikadır diye konuşmaları bir araya getirmeden ve koşturmaları uzak sınırlara postalamadan önce, sadece birleştirilmiş parmaklarındaki elektriğin hiçbir şeyi havalandırmaya yetmeyeceğini ispatlamak istiyordum.
Ben, bu yakınlıklardan, bu sevgi gösterilerinden, bu tanrısal sadakatlerinizden mest olmuyorum. Beni sol omzumdan ısıtabilen bir çölün sağ işaret parmağımdaki buzlanmaya engel olabileceğini hiç zannetmiyorum. Mesela sen diyorum birilerine… Şimdi, bu nehirlere fırlatılan konfeti parçalarını neden şu ince duvarları süslemek için topluyorsun. Bir duvar ya istemiyorsak yenilenir ya da bizden daha kirli ise… Sen evet öteki… Hayır, bir yanındaki… Defalarca kafandaki çiziklere hayal kırıklıklarının sebep olduğunu ima eden ama aslında kendini, kendi evinin tonozu haline getiren… Bu göğe erme çabası, bu gece çiçeği firarı… Ve su yatağındaki boncukların bizi hırpalayarak yanıltması değil de ne?
Kırıp, içine girdiğimiz isimlere böyle özenlice yaklaşıp, yakışmanın bize uzakları bağışlayabileceğine inandıran, eprimiş evlerimizi kollayan atipik gözlüklü cücelerse diye, kaçmanın başka hiçbir adı olmamalıydı. Kaçmanın ve kaçırmanın. Ve kaçırılmanın kendi koynumuzdaki akşam sunaklarından… Tekrar, tekrar, tekrar bir öteki olarak uyanmanın boynumuzdaki ipin saçlarımıza vuran kızıl yankısından…